28 Nisan 2016 Perşembe

Barack Hussein OBAMA' nın oluşumu ( siyasi roman-romantik macera )

Obama dünyamıza öylede böylede girdi. Dünyanın geleceği, kriz, barış ve yeni modelller üzerine etkisi genellikle iyimser atmosferlerde tartışılır oldu. Sanal bir kaplan oldu, siyah inci ve barış meleği olarak anılan Obama, tophaneye bile geldi, kedimizi sevdi, Tayibi öptü, conrad deniliyor ama çırağanda dansöz seyretti, büyük ihtimalle aralarında beğendiği bir tanesiyle de gymsex yaptı veya yaptırıldı. Olmaz demeyin zira karısı yanında yoktu, boğazdaydı ve iyi besleniyordu.

Herkes Obama'nın geçmişi veya siyasi kariyeri üzerine yazdığımı sanacak, ama ya-nı-la-cak. Ben bir hayalgücü araştırmacısıyım. Şimdi size muhterem annesi ve babasının barrack obama'nın doğumu için beraber olduğu gecenin ayrıntılarına gireceğim. Orjinalinden tercümeli, dokuz tekmilli.....

Annesi: Joja ( Yasemin )
Babası: Amuro ( Emir )
Büyücü: Hayador ( Haydar )
Şef: Mutamba ( Mustafa )
Kaplan: Killfor ( Orman katili )
Goril: Helfi ( Elif )
Maymun: Maula ( Mualla )

Nemli bir Sudan akşamıydı, güneş turuncu, bulutlar kurşuni, dağlar mor ve üzeri 1000 yıllık kar. Köye akşam birbaşka çöküyordu, geceyi haber veren tamtam iniltileri dağlardan aksederek tempoyu çoğalttı. Yasemin akşam yemeğinde tavşan yahnisi ve baldo pirinci yapmak üzere tandıra çalı attı. Bir yandan da bataklı damın kızı Aysel edasıyla pencereden kocası Emirin uzaktan gelişini seyretti. Sırtında mağarada depoladığı üç tavşan ve bir testi vardı. Kocası yakınlaştı ve karşılıklı jumato dansını yaparak günün ritüelini gerçekleştirdiler.

Emir karısına tavşanları verdi ve mızrağına dayanarak günün ayini gerçekleştirmek üzere transa geçti. Gözleri açıktı ve terliyordu. Yasemin erkeğinin terini sildi, ve ona su ikram etti. Suya kekik katarak, emir'e bir hoşluk jesti yapmayı da ihmal etmedi.
Emir karısına son derece açık gözlerini dikti ve yaşadığı olayı anlattı:
Bugün Nil'e doğru ilerlerken ormanın çalıları arasında bir gölgenin beni takip ettiğini gördüm ve koşmaya başladım. İlerdeki çalı yumağına gizlendiğim anda gölge birden canlandı ve karşıma kanlı sarı gözleriyle Elif çıktı. Hayatım gözlerimin önünden bir drama olarak geçti. Bu vahşi hayvanın üç arkadaşımı gözümün önünde parçalaması benimde sonumun geldiği demekti.

Yasemin müthiş gergin bir soluk aldı, ve anı yaşamaya başladı; peki sonra?

Bana bakan yüzündeki nefreti sana anlatamam ama o yüzdeki kaslar birden gevşedi ve sevgi hayranlık arası bir ifadeye büründü. Bir bana birde güneşe bakarak, elime dokundu, hatta sevdi diyebilirim. Saçımı inceledi, üstümü silkeledi, dallardan iri bir yaprak kopardı ve elime tutuşturarak ayrıldı. Kendimi tokatlayarak ayılmaya çalıştım. Ve mağaraya doğru yola çıktım. Yolda karşıma Haydar çıktı, şaşkınlığıma bir mana veremedi, bende heyecanla ona yaşadıklarımı anlattım. Benden yaprağı aldı ve ateş yakarak su ısıttı, yaprağı kaynattı ve bu gizemli içkiyi doldurarak bana bu testiyi sundu.

Ne işe yarayacak bu testi yüce Haydar? dediğimde, ise bana sus işareti yaptı. Geceyi yaşa diyerek, gerisin geriye koşmaya başladı.

Yasemin çok şaşırmıştı ama kendi başına gelenleri anlatmasına bir vesile bulmuştu. Dinle beni Emir ve yorum yap ben susunca diye ekledi.

Sabah sen gittikten sonra kabilemizin şefi Mustafa evime girdi. Biliyorsun onunla birlikte olmayan hiçbir kadının kocasıyla birleşme hakkı yoktur. Ben onun ne için geldiğini bildiğim için, tütsüleri yaktım ve soyunarak çalılara yerleştim. Mustafa bir sigara içti ve kendisinin tanrıların elçisi olduğu manasına gelen şarkıyı söyledi. Kabilenin diğer kadınları ise dışarda zılgıt atarak bu olayı perçinlemeye ve ilk aşkı resmileştirmeye çalışıyorlardı. Artık Mustafa'ya hazırdım. Ama üstüme değil yanıma yattı. Sanki bir sırrı bana açıklamak ister gibiydi. Bilirsin yatakta konuşulmaz ama ben ona sordum. Neden zinciri kırmıyorsun? Mustafa ise bana cesaretim ve teslimiyetçiliğim için teşekkür ederek, artık tam bir Kwana kadını olduğumu ve seni bu akşam tarlama davet etmem gerektiğini belirtti. Mümkünse diğer kadınlara bu ritüeli gerçekleştirdiğimizi ve vahşi timsahlara benzediğini söylemem ricasında bulundu. Bu bir istisnaydı, çünkü büyücü Haydarın kemik falında çıkan kehanete göre bakireliğimi korumam ve sana vermem hakkında kuvvetli bir mesaj görülmüş. Üç kere üstüste düşeş gelmiş. Giderken bana bir pusula bıraktı, üzerinde şu yazıyordu.: B.H.O. Ne demek acaba.

Ve çamaşır yıkamaya dere kenarına gittiğimde birden kilfor ile karşılaştım. Dereyi geçmesi ve bana saldırması sadece kuş ötüşü kadar kısa olacaktı. Umutsuzca derede sağa sola koşarken dizlerim üzerine düştüm. Üzerimdeki pusula yere düştü ve kilfor beni bırakıp bu kağıda bakmaya başladı. Bana döndüğünde ise bakire olarak öleceğimi hissettim ve tanrı lamulanın yanına "bakireler cennetine" gideceğimi anlayarak günün ikinci teslimiyetine hazırlandım. Birden dizlerimde bir sürtünme hissettim ve o vahşi canavarın kanamakta olan dizlerimi bir anne şefkatiyle yaladığını gördüm. Sonra bana bir uysal kedi gibi sürtünmeye ve sevgi şarkıları söylemeye başladı. Ormanda kaybolması ise aynen görünmesi kadar çarçabuk oldu. Maula tüm bu olanlara şahittir birde gökyüzü.

O halde tüm bunlar bir tesadüf olamaz, tavşan için ısıttığım suyu getir, temizlenmek ve sana kendimi kara Afrikanın gizemi olarak sunmak istiyorum dedi yasemin. Haydarın egzotik karışımını içelim ve şu yükselen tamtam sesleri eşliğinde......

TWİTTER

Müflis yağmur inerken istanbulun tozlu raf benzeri caddelerine, boş bir muhabbetin kuzey kutbundaki adam bilgisayarının başına oturdu. Çayı bitmiş, sigarası az kalmış ve saatleri gerisayımdaki adam, mustafa.

Gözü ağaçlarda, varsa ağaçlardaki garip kuşlarda idi. Sakin günün sakinliğinde eşelenen sokak köpekleri gibi yağmurun durmasını ümid ediyordu. Yağmurdaki ayakizleri gibi kararlı bir ümide saplanan bu adam durduğu yerin doğruluğundan emin olmayı bugünün kutsal amacı belledi. Hoş emin olsa bile mezarlıklar vazgeçilmez adamlarla dolu ve her ölüm erken ölümdü. Ne mutlu manaya maydanoz eklemeyi başarabilenlere!

Birden gözü ve gönlü ekranındaki akranlarına takıldı. Twitter diye bir akımın sık kulaçları ile karşılaştı sanal alemde. Çünkü alem madara olmuştu bu sanal alem sayesinde. Belki onada bir orman menekşesi düşebilirdi bu twitter'dan. Ümit boş, hayali hoş devrimini yaptı, ve hayatının satıhlarını Twitter rengi ile renklendirmeye sıcak baktı. Ne'si ilginçti paylaşıma verilecek, ha nesi? Belki aşağıdaki renkleri birbirine katarsa ortaya çıkacak yeni nesil renk Cemil İPEKÇİ'nin dikkatini çekebilirdi.

Twitter aslında siklon şeklindeki hortum diye bir anlamın karşılığıydı. Demekki kendi etrafında ne kadar şiddetli ve hızlı dönerse bu mustafazat, etrafa o kadar renk sıçratabilirdi.

Emin olun Twitterin fikir babası bile bu kadar derin boyutta düşünmemiştir eserini.

Hergün metronun osmanbey durağının rumeli caddesi çıkışında 1850 1910 tarihleri arasında çıkış yapması mı?

25 tane adamın bir topun peşinde koşup birbirine tekme atması mı?

40 lı yaşların ikindisinin azalan ışıkları ile geleceği aydınlatmakta zorlanması mı?

Çocukluğunun bahçesinde oynadığı gangester piyesleri mi?

Hayattan bir gün rövanşı almak ile ilgili artık megaloideaya dönmüş hırsları mı?

İnsanların iyi olduğuna inanması mı?

My Darling, hangibiri?

ÖLÜ PİPİ

Erkekler eskidikçe kadın denilen mefhumun gözlerindeki değeri abarır da abarır. Zira yaşama katılım belgesidir üreme heyecanı.

Teknede barda otobüste bi dolu güzel ve bakımlı aşufte görüyorum. İçimde bazı kıpırtıları önleyemiyorum. Göz mesajları ile kendimi tartıya vuruyorum. Kel-çirkin-hantal, edebi-tecrübeli-romantik, bi sürü kavram kafa kafaya tokuşuyor ve değer arzettiğime inanıyorum. Ama asla değerimle çelişkiye düşmeden. Her kadının her düşüncesi olan "ben en güzelim ve en dişiyim" fenomenini erkekleştirerek kendime yaftalamak bu olsa gerek, zira her kadın gerekirse orospudur.

Bi zamanların en değerli tümcesi olan " ben o kadını daha bulamadım" süslemesiyle birlikte hezeyanlarımın üzerini toprakla örtüyorum. Bulacağıma inanmadığımı da eklemem gerek, zira ben uzun boylu bir romantiğim, havalarda görseniz de ayaklarım yerdedir.

Facebok, karı siteleri, yada karıların topluca bekleştiği yerlerde kolayca hatun bulunabiliyor olsada, ben o kadını bulamadım. Çünkü oralarda aramıyorum.

Dün beyoğlunu gezdim, bir sürü bohem sokaklara saptım, bi sürü aşufte ile gözegöz geldim, ama ben o kadını bulamadım.

Bir sürü özünü açan kadınla tanıştım, bi sürü kisvelerle hatunlarla oturdum ama ben o kadını bulamadım.

Bir sürü kadınların yazdığı şarkı ve şiiri dinledim, bi sürü köşelerde aşkın tarifini yapanı buldum, ama ben o kadını bulamadım.

Bir sürü kadının yanında uyandım, ama ben o kadını bulamadım. Hatta dünyanın en güzel kadınlarının oynadığı filmlerde bile o kadın yoktu.

Şimdiden sonra bulamayacağıma göre, yapılacak tek şey, o kadını makyaj hileleri, peruk, korse, topuk, ve plastik cerrahi ile mustafalaştırmak, yani içselleştirmek, sizin anlayacağınız ey yumurta kafalar: O kadını bulamamaktan bulmamaya geçiş yapmak.

Işık ver yada aydınlık

Goethe ölürken zemzem suyu değilde neden ışık istemiş, sinoplu diyogene neden gölge etme başka ihsan istemem demiş, Atatürk neden en büyük düşmanın cehalet olduğunu işaret etmiş?

Elbette bize hava su kredi kartı limiti, ex-aşk, köntür, lazım ama bu derin şahsiyetler ne diye bilimi bunlardan daha öte gerekli görmüşler. ( biliyorum halihazırda fakat düşünmenize aracı olma geyiği bakımından. )

Bende maaşsız-primsiz-yemeksiz ve yolsuz sadece 2 çay karşılığında meraklarımı çözecek meraklılar arıyorum. Temel meraklarım neler derseniz?

Neden bir dişi ile yatmadan önce biz onu kafeye, dansa, doğaya, yemeğe, disketeğe ( yerine göre sergi veya eski istanbula ) götürmek zorundayız. Direk yatsak daha çabuk tanışmış olmazmıyız? Artı o bizi daha iyi tanıma şansı bulacaktır. Ziraaaa; zaten günün en sonunda dişili veya dişisiz yatmak zorunda kalmıyormuyuz? Sonu yataksa her halükarda bu zahmetlere bu sıcak havalarda katlanmak sorunu çekilecek yokuşmudur?

Neden birşey satarken müşteri bize biraz düşünmem lazım yada karıma-kocama soracağım der? Bunu daima tekrar eder? Satıcıyı salak yerine koymak yerine direkt: Bu senin fiyatın kazıkmı, düşük verdiysen bile ben bu fiyatı sağda solda kırdıracağım, yada imalathanesine gidip, senin listeni maaliyetine alacağım, der ve çay parası bırakmayacak kadar arkasından öksürtür?

Neden bizi yöneten-yönlendiren artı sunulan herşeyi beğenmez ve daha iyisi nezdinde fikir üretiriz? Belediye, patron, anababa, öğretmen, hükümet, lokanta, danışman, müdür...Bişeyi beğenmeyince bize para veren bir mercii veya ilahi kudret mi vardır, şu açık pazar ekonomisinde. Eski rusyamıyız da bize verilenle yetinelim? Değilsek neden kendimiz bişeyler olamadıkta, hiçbirşeyi beğenmeyerek ahkam keseriz?

Neden etrafımız eskiden işler iyiydi, şimdi yaprak kıpırdamıyor diyen insanatla doludur. Eskiden işler iyiken yatırım yapmayıp, yada parayı yazlığa, cinselliğine, newyorka harcayan adam bugünleri düşünmezde daima işlerin tıkır olacağı ihtimaline sarılır? Bu adamla yapılacak alışveriş veya ticaret bizi ne kadar kalkındırır, geleceğimizi ne kadar kurtarır, şikayet eden önce kendisinden etsin bakanlığı kurmak gerekmezmi?

Neden devlete iş yapmak için arada ayarlayıcı adam olması gerekir, neden belediyeye girmek için o partinin adamı olmak zorundayız, neden cemaate girmeden cenazemizi bile kaldıranıyoruz, neden bir tanıdık olmadan hiçbir hakkımızı savunamıyoruz, sonrada oy atmaya-vergi vermeye gitmeyen adamı yerden yere vuruyoruz?

Neden gerizekalı iş bulucu internet siteleri başında vakit geçiririr ve beklentilere dalarız? Her müraacatımıza, otomatikman: sizi kaydettik, aranılan pozisyon olursa sizi kayıtlardan çıkarıp ararız diye gelen mesajları okumak zorundayız. Ben bu mesajı atasınız diyemi size müraacat gönderiyorum, em ay embesil? Biz sanki hiç işe adam almadıkmı? Sonunda patron denilen spermik mazlov, müraacatlar arasından en verici bayan personeli işe al, bak bakalım isteyince verecekmi diye test ettirmiyormu? Siz insan kaynaklarımısınız yoksa muhabbet tellalı felanmı, yani servis sağlayıcımısınız, girlfrend sağlayıcımı?

Ben elbette usül erkan biliyorum, ama sanırım istihdam fazlası olsa gerek, sonuç getirmeyecek tüm bu endirektlilikleri test ederek bir yere varamayarak, ömrümüzün sonuna varacağız.

Kissu...

El-Futbol Mondiale ( Futbol dünyam )

Dünyanın en menşur paylaşımı olan futbolla ilgili bir duygu bir sevgi filmi izlemiştim, başarı, mağlubiyet, umut, meydan okuma, aidiyet, şiddet, futbolun arka plana ittikleri ve binsürü şey.
Tanrıya en yakın olduğumuz an dua ve ibadet ise, tanrının bize dünyada bahşettiği en tanrısal şey ise "gol" olsa gerek. Zira tuttuğum takımın attığı gol beni bu dünyadan uzaya fırlatan tek araçtı. Gol olunca yanımda oturan şahsiyetle tek yumurta ikizi olurum. Laz-kürt-militan-patron-emekçi yemekçi farketmeksizin hemde. Gol olduğunda kendimi dört sıra önde bulurum, zira, gol sizin mahşerinizdir, toplumla dnanızın kaynaşımıdır. Gol olduğunda sizi herşeye yetkili hale getiren bir sihir vardır. Patrondan, terkedenden, hakkını yiyenden öyle bir intikam alırsınki, tavşanın kaplumbağaya yetişme şansı bile ortadan kalkar. Gol olduğunda öyle bir kudret seni sararki, yarın, haftasonu, aysonu hepsi manasızlaşır, o an vardır benden içeri. Gol olduğunda geçmişinizden öyle fecii bir intikam alırsınızki, geçmişin sizinle yüzleşmesi denilen kavram; kağıt gemiler kadar uzakta bir nokta olur. Gol olduğunda size öyle bir kudret gelirki, üstad namık kemal bize size ancak kronometre tutacak haldedir. Gol olunca sevgilinizle hiçbir sorununuz kalmaz. Yaranız kanamaz, kemiğiniz kaynar, içinizde...

Gol fransız ihtilalidir, gol, ortaçağın karanlıklarının yerine papatyalardan gelen ışığın konulmasıdır. Gol sizin çocuğunuzdur, dünyaya getirmeye aracı olduğunuz, gol sizin dünyadaki eserinizdir yegane ve yeknesak. Gol kuşatmanın sonu olan zaferdir, gol, yıllardır kazdığınız tünelin ucundaki ışıktır. Gol tarihte gömüldüğünüz mezarın çökmesi, gol pentagona dikeceğiniz bayrak, gol kaderin çaresiz kaldığı güçtür. Özünüzü ağlara çaktığınız imzadır.

Yazımın başlığı futbol idi ama futbol da goldür.

Dur dur, dur ha geliyoo, dur ulan vur be, ulan bas bas hayvan herif tamam aldı, pas ver yok yokkkk verme, ulan kale işte.....

GOLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLL

Anadoluya dönmeyi düşleyenlere

"Doğdum okudum çalıştım evlendim ebeveyn oldum müdür oldum yastık altı yaptım gizli aşklar yaşadım eğlendim, artık Anadolunun çayırına yaslanma zamanıdır diyenlere,,,,

Her neyse şikayetin kentten medeniyetten
Bıktın artık taksitten, sıkışık trafikten

Şu köyümün yağmurudur beni kurtaracak harc-u merçten
Demekki dokuz canın var, vereceksin birini yekten

Oysa o değilmi ki; köyden kente göç etmiş
Bir hırs var içinde; taşı toprağı ziynetmiş

Gelir gelmez köyünü serdi senin tarlana
Kalabalığı gördükçe içindeki ateş harlana

Önce yerine çöktü huzursuz etti milleti
Önceleri gecekondu, şimdi villa sahibi

Acıyordun merkebe, veriyordun zekatı
Zekatlar birikince yiyiyorsun tokatı

Önceleri mütevazı, saksısında bir bitki
Ebenin çayırına köylü bayrağı dikti

Şimdi medeniyetten kaçma vakti diyorsun
Emekli olmak için günleri sayıyorsun

Köyde bulacağını san bir bostan dolu huzur
Köyde huzur olsaydı kaçar mı kırsal gavur.

Şimdi seni bekliyor dedikodular gırla
Nasıl milletin efendisi bir bostan ve ahırla

İnsanlık mı arıyorsun, köyde nah nah bulursun
Köyde huzur ararken kuru kazığa oturursun

Tavuğun bahçeme sıçtı, kestim onu bıçakla
Tavuğa terbiye ver bebek gibi kucakla

İneğin yıktı geçti tarlamızın çitini
Köpeğin sallanınca yola döktü bitini

Tarlanın sınırını yapma bizim bostana
Terbiye vermemişsin kız olacak yosmana

Kaçtın geldin şehirden ne istedin köyümden
Şehirden geldin beri, huzur kaçtı evimden.

Bir de namussuzlar ki, imam muhtar tam sapık
Geri kalanı ayyaş, tüm karılar münafık.

Şehir rezil olsada, bizim naçiz yerimiz
Şimdi köyde olsaydık nasır tutar gerimiz.

KONTRAATAK

Hayat durdurulamaz savaş trenleri gibi korkutan hızlarla üzerime geliyor. Sağda solda sağlı sollu düşman tuzakları. Ne için savaştığımı bilsem keşke, hücrelerimi daha iyi örgütleyebileceğim. Düşüse paraşütsüz başlamış acemiiler gibi kuşlardan bulutlardan medet umar durumdayım. Yada çocukluğumun apansız zuhur eden süper kahramanlarından.

Keşke yeteneklerimi sergileyebileceğim isimsiz bir kahraman olsada düşüşümü nihayetlendirebilse. Ona arya söyler, lambada yapar, ünlü taklidi ile neşesini arttırabilirim yada bir fıkra anlatarak.

Bir düzenin düzeneği olmayı yedirebilseydim kendi kendime negüzel düzenden beslenebilecektim. Oysa 2 metrekarelik ağılında günlük yiyeceği belli olan, süt verimi ölçümlenebilir, mezbahaya gönderilme vaktini bekleyen bir büyükbaş olmayı sindirebilseydim diye halen daha tereddütlerim de yok değil. Sanki yaradan bana savaşçı kimliği vermesemiymiş neymiş?

Kullanılmayan yetenek yetenekmidir diye zihnimi bulandıran oportunist sorularlada karşılaşıyorum zihnimde. Oysa zamanında birçok kişiye -sen akıllı adamsın ama aklını kullanmayı bilmiyorsun diyen başkasıydı. Tarih işte böyle seni altına alır, hatta inletir.

Zuhuratbaba keşke zuhur etsede şu karmaşık zihnimi çözse diye düşünmeler sonucu zuhuratbabaya gitmeyi de düşünmek içimden geçiyor.

Ama bilki garbın afakını sarmışsa bile senin garbın kadar serhaddin var, medeniyyet dediğin takma dişle seni ısıran canavar diyerek, birşeylere saldırmaktan korkmamak lazım.

Seni gece kabuslarında korkutan şey bir hayal düzeneğinden başka nedir? Hayallerin ağırlığı tartıldığında bilimsel olarak birkaç gramdan ibaret değilmi? Ölçmeyi deneyenler yalan söylemiyorlar değilmi? Uyandığımızda bir soğuk duş ile bu zehir şebekeye karışıyor, ordan denize, ordan bulutlara ve yine üzerimize yağmıyormu kabuslar? Nereye kadar...

Her kırılma noktasından sonra birşeyleri kırmayı denemek ise varoluşun en klasik sahnesi olsa gerek.

Sana sağlı sollu yumruk darbeleriyle burnunu kırmak, kaşını yarmak, veya çeneni kaydırmak ne kadar çekici geliyor ey hayat, sevişirken acı duymaktan ne kadar zevk alıyorsun. Ne kadar feminensin ne kadar cilvelisin, ve bu akşam boşmusun ey hayat?

ABİm den mektup....

Biliyor musunuz, benim bir abim var, hiç dünyaya gelmemiş, benden önce ölmüş, yani benden büyük ama küçücük iken ölmüş.

Benimkiler ona küçük bahçemizin ucunda üstünde akasya bitkisi olan bir mezarcık yapmışlar, her kapıdan çıktığımda karşıma gelen. Ölümü unutma ve unutturmayan.

Belediye zaten eski evimizin olduğu yeri "çevreye zarar veriyor" diye yıkmış. İnsanların hırslarını gömemezsiniz ki..

İşte o abim küçücük elleri, yumuşacık yüreği ve ilerideki görüşmemiz ile ilgili mektup yazmış. İnsanların yaşarken birbiriyle kapıları kapalı ve duvar iken, o başka alemlerden bana mektup yazmış.

Diyor ki,,

Sevgili kardeşim, benim yerime benim kontenjanımdan yaşayan hiç göremediğim küçüğüm.

Hiç bir zaman kalıplarını zorlayıp başka bir hırs ile yaşam duvarlarına tırman ma oldu mu? Benim en büyük eğlencem burada seni seyretmek, annem ve babamla yorumlar yapmak. Bizi neşelendirmek hoşuna giderdi senin burada olsaydın.

Sevgili küçüğüm, ara sıra hasarlandığını görerek üzülüyoruz, belkide senin üzüntülerin, bizin üzülme şansına sahip olamadıklarımızın toplamı. Ama sen seni üzenlere karşı o kadar hoşgörülü ve tedbirsizsin ki, sanırım başına gelenlerde seninde payın var. Bak işte birileri seni düşürmek için, birileri seni yaralamak için, birileri seni küçültmek için sinsi ve gizli işler yapıyorlar, ve hiç vazgeçeceğe benzemiyorlar. Belkide seni bizlere kavuşturmak gibi bilmediğimiz niyetleri yada görevleri olabilir.

Burası çok kötü bir yer değil, hiçbirinizin korktuğu gibi de değil aslında, ama buraya kötülüklerin arasından geçerek ve kötü olmadan gelinebilir ancak. Senin yerin bizim yanımız değil ama bizim tek yerimiz senin yanın güzel kardeşim.

Bütün mehirler birgün cennet bahçelerinden birinde çok keyifli bir piknik yaparız ve umarım hiçbir eksiğimiz olmaz.

Bizi özlediysen, kendinde gör ve kendini sev, ayna arkasından veya belirsiz bir yerden seni sevdiğimizi bil.

Cennetlik abin.