Sizin kahramanınız kim? Atatürk mü? Fatih Sultan MEHMET mi? Nazım HİKMET mi? Necip FAZIL mı?
Yada destansı olan şahsiyetlerden birileri olan; Köroğlu mu?, Romeo mu?, Robin HOOD mu?
Veya yaşayan ( ölecek ) lardan oluveren; Tarkan mı?, Tayyip mi?, Futbolcu Alex mi?
Babanız, anneniz, abiniz, büyüğünüz, arkadaşınız, sevgiliniz mi?
En mantıklı seçenek şu: Bunlardan veya benzeyenlerden biri, olmadı ikisi.
Yok hayır, belki yerleri çok özel, belki hatıraları çok güzel, belki yerleri doldurulamaz.
Kahraman tanımınız ne? Sizi ölümlerden, çaresizliklerden, açmazlardan kurtaran mı?
Sizi alıp başka yerlere götürebilen mi? Kaderinizi değiştirebilen mi? Hayran olduğunuz mu?
En mantıklı seçenek şu: Bunlardan veya benzerlerinden biri.
Yok, tutarsız ve oynaksınız, omurganız kireçli...
Sizin kahraman tanımınız benim bildiğim gibi değil. Just the BEGINNING...
Sizin gün boyu ağzınızdan düşmeyen Behlül ve cinsel geğirtileri.
İdolünüz ve daimi iskeletiniz Polat ALEMDAR ve cesetleri.
Fuhuştan içerilere düşen, düşkün silikonize FERHUNDE.
Mideniz kadar geniş AİLE'nin bireyleri.
Hapishanelik EZEL ve gazelleriyle Dayi.
Ağız işkembesi Kokan BAYÜLGEN.
Ağız ishallerinin kankayıpları Ahmet ÇAKAL-Erman TOPOĞLU biladers.
Okatan HINCAL,
Saymaya gerek yok, DİĞERLERİ.....
Sizin kahramanınız kim? Kim? Kim? Kim?
Ben almayayım, ben olmayayım, diğerleri olsun....
12 Mayıs 2016 Perşembe
11 Mayıs 2016 Çarşamba
YAPRAKLARA ATEŞ EDEN ADAM
Yakıştıramıyorum,
Kadına gözyaşını, kadına ölümü. Kahpe dağın teröristinin karanlıktan çıkıp aydınlığı söndürmesini, şu sefil hayatı yaşamak ve yaşadığımız sürece koşmak mecburiyetini.
Haketmeyenlerin hakedişini. Benim olan mutlulukların başkasının bahçesinde gezmesini.
Kalite ile insanlığın düşman kardeşler gibi itişmelerini. Şövalyelerin eşek sürücülüğünü ve seyislerin atın başköşesine kurulmalarını. Bu nedir yaa,
Dünyadaki bütün olumsuzlukların çocukların sırtına binmesini, dünyaya geldiklerine pişman olmalarını, hatta binpişman.
Yani dünyayı yöneten kuralları, dik yokuşları ve sarp uçurumları.
Biraz nefes almaya kaldığınızda sırtınıza inen kırbaçları, o kırbaçtan bin beter, kırbacı tutanların iğrenç nefeslerini. Ejderhalara bin rahmet okutan nefeslerini.
Canavarlara yem olmamak için canavar olmak zaruriyetini ve bu zaruriyetler ile birlikte hiçbirşeyi giyemeyeceğimizi. Yada çırılçıplak kalma kaderini.
Şimdi dünya güzel güzel dönerken bu kadar çöpü ortaya neden çıkarttın Mustafa, kaderimizdeki boyuneğmelere karşı sahte mutlulukların tacı tamda başımıza yakışmışken, ona buna gülümseyerek bakarken, bodrumda, çeşmede, adalarda yazı denizi yaşamak varken, ne diye yere düşürdün tacımızı?
O zaman ikna edin beni ve çöpleri kimin kaldıracağını anlatın, iliklerime kadar anlatın.
İş bu ki, yaz mevsiminde bahar yaprakları ağaçlarda kavrulur ve yerlere düşer, yerler çöp içinde kalır, ve bu mustafa o yapraklara ateş ederek onlardan kurtulmaya çalıştığında, delinin teki, meczup, isyankar, ve sadist olur. Yapraklara ateş eden adam vicdanlarda tutuklanır, içinizde yatar.
Haziran, cehennemi öğlenlerden biri....
Kadına gözyaşını, kadına ölümü. Kahpe dağın teröristinin karanlıktan çıkıp aydınlığı söndürmesini, şu sefil hayatı yaşamak ve yaşadığımız sürece koşmak mecburiyetini.
Haketmeyenlerin hakedişini. Benim olan mutlulukların başkasının bahçesinde gezmesini.
Kalite ile insanlığın düşman kardeşler gibi itişmelerini. Şövalyelerin eşek sürücülüğünü ve seyislerin atın başköşesine kurulmalarını. Bu nedir yaa,
Dünyadaki bütün olumsuzlukların çocukların sırtına binmesini, dünyaya geldiklerine pişman olmalarını, hatta binpişman.
Yani dünyayı yöneten kuralları, dik yokuşları ve sarp uçurumları.
Biraz nefes almaya kaldığınızda sırtınıza inen kırbaçları, o kırbaçtan bin beter, kırbacı tutanların iğrenç nefeslerini. Ejderhalara bin rahmet okutan nefeslerini.
Canavarlara yem olmamak için canavar olmak zaruriyetini ve bu zaruriyetler ile birlikte hiçbirşeyi giyemeyeceğimizi. Yada çırılçıplak kalma kaderini.
Şimdi dünya güzel güzel dönerken bu kadar çöpü ortaya neden çıkarttın Mustafa, kaderimizdeki boyuneğmelere karşı sahte mutlulukların tacı tamda başımıza yakışmışken, ona buna gülümseyerek bakarken, bodrumda, çeşmede, adalarda yazı denizi yaşamak varken, ne diye yere düşürdün tacımızı?
O zaman ikna edin beni ve çöpleri kimin kaldıracağını anlatın, iliklerime kadar anlatın.
İş bu ki, yaz mevsiminde bahar yaprakları ağaçlarda kavrulur ve yerlere düşer, yerler çöp içinde kalır, ve bu mustafa o yapraklara ateş ederek onlardan kurtulmaya çalıştığında, delinin teki, meczup, isyankar, ve sadist olur. Yapraklara ateş eden adam vicdanlarda tutuklanır, içinizde yatar.
Haziran, cehennemi öğlenlerden biri....
Ömer Seyfettin
198x10 lu yıllar,
Ömer seyfettin külliyatı diye bir set hediyesi almıştım. Yaz tatilinde okuyayım diye. Kedim paspas, balkondaki kanepem, ve dut ağacı eşliğinde kitapları okumaya başladım.
Temmuzun kavuran pespayeliği de cabası.
Ömer hoca hikayelerinde öyle tasvirler yapardı, öyle yaşanmışlıklar sergilerdi ki, kış sa kış, savaş sa savaş, osmanlıysa osmanlı, aynen hikayenin içinde bulurdunuz kendinizi.
Yaralı martıyı boğan çocuk, kardeşini ölüme götüren "kaşağı kırma" cürmünü işleyen ağabey, yıllarını zülm altında yaşayan forsa, kafasına gürz inen habeş kralı, kolunu satırlayıp diyetini ödeyen ırgat, balkan savaşında bulgar dilberlerinin iç gıcıklayan dansları, ve 20 ye yakın filmde oynamış bir çocuk star olarak yaşamıştım o yaz tatilini.
Aslında şu an içinde bulunduğum 39-40 lı yaşlarda alem-i terk eyleyen Ömer seyfettin üstadı, yaşadığı devrin zıtlıklarını, değişim rüzgarını, avrupalılaşmayı, istihbadı, daha nice terimi ergenliğime kaynaştıran adamı, bugünlerde bile hayatımı kolaylaştıran bir anahtar olarak görüyorum.
Entel sohbetlerde bulunduğum ortamlarda bile, hangi kitapları okuduğum sorulduğunda,
Ömer Seyfettin hikayeleri okudum diyebilecek bir etkilenime sahibim.
Belkide üstad genç yaşta öldüğünden sebep, hikayelerindeki yoğunlaşmayı yaşattı bize. Sığdırdı.
En çok hatıramda lezzetli bir hikayesini şöyle özetlemeye çalışırsam:
Bir davette 2 kelime lafladığı ahu gözlü bayanın tesiri ile yemeden içmeden ve hayattan çekilen şıpsevdi bir zamane beyfendisi, tam ince hastalığa garkolup dünyadan sıvışacakken; Ömer Seyfettin bir çare düşünüyor ve çok sevdiği arkadaşı sevda katarlarına binip ecel durağında inmesin diye, kitaplarda yazmayan bir çare geliştiriyor.
Çivi çiviyi söker tecellisi:
Tam da ocağın zemherisinin ayazında, moskof buzlarının istanbula indiği bir kış gününde arkadaşını boğazın en keskin rüzgarını alan Arnavutköy sırtlarında bir tekgöz haneye yerleştiriyor. Öylesine bir soğuk varki gecekonduda, sobanın harharları bile sadece sobayı donmaktan koruyor, o kadar.
Yakın zamana kadar Ahuuuu, ahuuuuuu diye ciyaklayan sevdalı beyfendi bile bu ayazdan etkilenmemek yada donmamak için sekiz yorgan izolasyonu ile sarınması bir yana, evdeki masa, sandalyeden başlayıp, taaki ruganlarına, taaki ceketine, taaaki ahu hanıma yazdığı mektuplara varana dek, herşeyi sobayı diri tutmak maksadıyla yakıyor.
Hayattaki en önemli nesnenin bir kibrit çöpü olabileceğini anlayana kadar.
Ömer Seyfettin arkadaşını ziyarete geldiğinde, onu battaniye yorgan kilim seccade ve havluların arasından ayıklayıp ta kızarık yüzünü görebildiğinde soruyor:
Ahu hanımı görmek ister misin?
Cevap ise tam bir başarı:
Ne Ahusu, bana odun getir odunnnnnnn.
Ömer seyfettin külliyatı diye bir set hediyesi almıştım. Yaz tatilinde okuyayım diye. Kedim paspas, balkondaki kanepem, ve dut ağacı eşliğinde kitapları okumaya başladım.
Temmuzun kavuran pespayeliği de cabası.
Ömer hoca hikayelerinde öyle tasvirler yapardı, öyle yaşanmışlıklar sergilerdi ki, kış sa kış, savaş sa savaş, osmanlıysa osmanlı, aynen hikayenin içinde bulurdunuz kendinizi.
Yaralı martıyı boğan çocuk, kardeşini ölüme götüren "kaşağı kırma" cürmünü işleyen ağabey, yıllarını zülm altında yaşayan forsa, kafasına gürz inen habeş kralı, kolunu satırlayıp diyetini ödeyen ırgat, balkan savaşında bulgar dilberlerinin iç gıcıklayan dansları, ve 20 ye yakın filmde oynamış bir çocuk star olarak yaşamıştım o yaz tatilini.
Aslında şu an içinde bulunduğum 39-40 lı yaşlarda alem-i terk eyleyen Ömer seyfettin üstadı, yaşadığı devrin zıtlıklarını, değişim rüzgarını, avrupalılaşmayı, istihbadı, daha nice terimi ergenliğime kaynaştıran adamı, bugünlerde bile hayatımı kolaylaştıran bir anahtar olarak görüyorum.
Entel sohbetlerde bulunduğum ortamlarda bile, hangi kitapları okuduğum sorulduğunda,
Ömer Seyfettin hikayeleri okudum diyebilecek bir etkilenime sahibim.
Belkide üstad genç yaşta öldüğünden sebep, hikayelerindeki yoğunlaşmayı yaşattı bize. Sığdırdı.
En çok hatıramda lezzetli bir hikayesini şöyle özetlemeye çalışırsam:
Bir davette 2 kelime lafladığı ahu gözlü bayanın tesiri ile yemeden içmeden ve hayattan çekilen şıpsevdi bir zamane beyfendisi, tam ince hastalığa garkolup dünyadan sıvışacakken; Ömer Seyfettin bir çare düşünüyor ve çok sevdiği arkadaşı sevda katarlarına binip ecel durağında inmesin diye, kitaplarda yazmayan bir çare geliştiriyor.
Çivi çiviyi söker tecellisi:
Tam da ocağın zemherisinin ayazında, moskof buzlarının istanbula indiği bir kış gününde arkadaşını boğazın en keskin rüzgarını alan Arnavutköy sırtlarında bir tekgöz haneye yerleştiriyor. Öylesine bir soğuk varki gecekonduda, sobanın harharları bile sadece sobayı donmaktan koruyor, o kadar.
Yakın zamana kadar Ahuuuu, ahuuuuuu diye ciyaklayan sevdalı beyfendi bile bu ayazdan etkilenmemek yada donmamak için sekiz yorgan izolasyonu ile sarınması bir yana, evdeki masa, sandalyeden başlayıp, taaki ruganlarına, taaki ceketine, taaaki ahu hanıma yazdığı mektuplara varana dek, herşeyi sobayı diri tutmak maksadıyla yakıyor.
Hayattaki en önemli nesnenin bir kibrit çöpü olabileceğini anlayana kadar.
Ömer Seyfettin arkadaşını ziyarete geldiğinde, onu battaniye yorgan kilim seccade ve havluların arasından ayıklayıp ta kızarık yüzünü görebildiğinde soruyor:
Ahu hanımı görmek ister misin?
Cevap ise tam bir başarı:
Ne Ahusu, bana odun getir odunnnnnnn.
ATARYEMEZ VAKIASI
Şu pazarın mezarında eğleşirken güzelleme bir anı daha çıkardım arşivimden. Bana göre güzel
Sene devriyesi sanırım 83-85 aralarında biryer. Maallemde, akkiramanda, bilinen adıyla teneke mahallesinde, farklı zamanların çocuk tayfası, ergenleşmeye dönük ben, ve diger odakların bileşimi ile yaşanılmış bir futbol takımı macerası.
Çocukluğumuzun mahalli liderleri Ziya ve Latif artık kızların peşinde dolaşamaya başladı, benden ikişer yaş büyük her ikiside. Artık onların mahalle futbol dayanışmasında devirleri bitik. 2 yaş çok büyük olgudur, buz kütlelerini ayrıştırmada. Uğurlar olsun.
Yıldırımspor ( sarı-yeşil ) akkirman spor ( mavi-beyaz ) elhan spor ( eflatun-beyaz ) oluşumlarından sonra, elde kalan kadro ile ve rahmetli babamın isim babalığında kurduk ATARYEMEZ'i.
Sosyal bir fenomendir akkirman tarihinde. KADRO BUGÜN GİBİ AKLIMDA.
Kalede Ezik yumurta kafalı Mehmet Ali. Hatalı yediği gollerden sonra anasına küfür yemekten duyarsız olmuştu.
Geride kocakafalı Ufuk. Ablasına hastaydım.
Stop-er Murat. Saf embesildi. Kale ağzından sadece kendi kalesine gol atar ve kafasını elleri arasına alır, ahlar dururdu behlül gibi. Görünmez futbol ilahlarına küfreden bedeviler gibi.
Defansta Arap yüksel. Kazmanın ağababası. Faül gurusu. Kalıtımsal olarak penisi patlıcan kadardı. Melankolik ve ezikti buna rağmen.
Kifayetsiz Mesut. Anasından yediği dayaklardan ötürü bağırarak ağlamalarından ötürü sesi herdaim kısıktı. Cürmü de ufacıktı. Top oynayıp acıktı.
Köpek ilker. Sarı saçlarından ötürü köpek lakabı kaldı. Apartman çocuğu idi, dönemimin en iyi arkadaşı idi. Halen daha FB şampiyon olduğunda telefonlaşırız ve ruhlarımızı yüceltiriz.
Proje mahmut. En yetenekli ama yeteneğinden sebep, en disiplinsiz ve uyumsuz şahsiyetti. Yarı kürt yarı laz olmasından sebep, bi vardı bi yoktu. Beşiktaş taraftarı idi, geçenlerde şişli etfale işim düştüğünde onu ön taraftaki halı sahada gördüm. Çocukluğundaki stilin aynısı.
Kılçık Aydın. Tüm zamanların en dedikoducu annesine sahip, ezik, düzenli ve irkinti bir şahsiyetti. Beşiktaşlıydı. Aradan beş yıl geçtikten sonra sinemada yergösterme parası 10 lirayı benden istediğini hatırlıyorum.
Ve daha beş altı tane mecburi kadro. İkizler, cüneyt, kıl kayahan.
Ataryemez için bakkal yusuf abi bize o zamanın parasıyla onüçbin lira vermişti. Modern zamanların ilk sponsorluğu.
Aşağı mahalle ile ya kavga ederdik, yada maç. Tepe dediğimiz, şimdiki otopark, nişantaşı valikonağı arka tarafı, yerde antremanlar yapardık. Ama ne antreman. On dakikası kültür fizik, geri kalan zamanda maç.
Tahta kale yapmıştım, seyyar, dibine taş ağırlık koy, üstteki çamaşır ipini tuttur al sana bire üç boyutunda kale. Direkten dönen her top yıkardı kalemizi.
Kimler kimlerle oynadık. Şehit muhtar spor ( taksim parkının ortası stadı ), bomonti gençlikgücü, organize bir takımdı, bitişimize sebepti, ( okmeydanı vergi dairesi yapılmadan önceki arazi ), ömer hayyam spor, çingen çocukları ağırlıklı, son saniyede ilker gol kaçırdığı için, iki farkla yenilmiştik uzatmada, kürtlerle turnuva, beşiktaş fulya stadının yanındaki otopark stadı, topumuzu gasp etmişlerdi, kuştepe halı saha team, karlı bir 1 ocakta, tramp binasının yapıldığı yer,
ve sonsuz doyumsuz çocukluk nöbetleri, futbol birlikteliği, tüm zamanların güzelliği....
Sene devriyesi sanırım 83-85 aralarında biryer. Maallemde, akkiramanda, bilinen adıyla teneke mahallesinde, farklı zamanların çocuk tayfası, ergenleşmeye dönük ben, ve diger odakların bileşimi ile yaşanılmış bir futbol takımı macerası.
Çocukluğumuzun mahalli liderleri Ziya ve Latif artık kızların peşinde dolaşamaya başladı, benden ikişer yaş büyük her ikiside. Artık onların mahalle futbol dayanışmasında devirleri bitik. 2 yaş çok büyük olgudur, buz kütlelerini ayrıştırmada. Uğurlar olsun.
Yıldırımspor ( sarı-yeşil ) akkirman spor ( mavi-beyaz ) elhan spor ( eflatun-beyaz ) oluşumlarından sonra, elde kalan kadro ile ve rahmetli babamın isim babalığında kurduk ATARYEMEZ'i.
Sosyal bir fenomendir akkirman tarihinde. KADRO BUGÜN GİBİ AKLIMDA.
Kalede Ezik yumurta kafalı Mehmet Ali. Hatalı yediği gollerden sonra anasına küfür yemekten duyarsız olmuştu.
Geride kocakafalı Ufuk. Ablasına hastaydım.
Stop-er Murat. Saf embesildi. Kale ağzından sadece kendi kalesine gol atar ve kafasını elleri arasına alır, ahlar dururdu behlül gibi. Görünmez futbol ilahlarına küfreden bedeviler gibi.
Defansta Arap yüksel. Kazmanın ağababası. Faül gurusu. Kalıtımsal olarak penisi patlıcan kadardı. Melankolik ve ezikti buna rağmen.
Kifayetsiz Mesut. Anasından yediği dayaklardan ötürü bağırarak ağlamalarından ötürü sesi herdaim kısıktı. Cürmü de ufacıktı. Top oynayıp acıktı.
Köpek ilker. Sarı saçlarından ötürü köpek lakabı kaldı. Apartman çocuğu idi, dönemimin en iyi arkadaşı idi. Halen daha FB şampiyon olduğunda telefonlaşırız ve ruhlarımızı yüceltiriz.
Proje mahmut. En yetenekli ama yeteneğinden sebep, en disiplinsiz ve uyumsuz şahsiyetti. Yarı kürt yarı laz olmasından sebep, bi vardı bi yoktu. Beşiktaş taraftarı idi, geçenlerde şişli etfale işim düştüğünde onu ön taraftaki halı sahada gördüm. Çocukluğundaki stilin aynısı.
Kılçık Aydın. Tüm zamanların en dedikoducu annesine sahip, ezik, düzenli ve irkinti bir şahsiyetti. Beşiktaşlıydı. Aradan beş yıl geçtikten sonra sinemada yergösterme parası 10 lirayı benden istediğini hatırlıyorum.
Ve daha beş altı tane mecburi kadro. İkizler, cüneyt, kıl kayahan.
Ataryemez için bakkal yusuf abi bize o zamanın parasıyla onüçbin lira vermişti. Modern zamanların ilk sponsorluğu.
Aşağı mahalle ile ya kavga ederdik, yada maç. Tepe dediğimiz, şimdiki otopark, nişantaşı valikonağı arka tarafı, yerde antremanlar yapardık. Ama ne antreman. On dakikası kültür fizik, geri kalan zamanda maç.
Tahta kale yapmıştım, seyyar, dibine taş ağırlık koy, üstteki çamaşır ipini tuttur al sana bire üç boyutunda kale. Direkten dönen her top yıkardı kalemizi.
Kimler kimlerle oynadık. Şehit muhtar spor ( taksim parkının ortası stadı ), bomonti gençlikgücü, organize bir takımdı, bitişimize sebepti, ( okmeydanı vergi dairesi yapılmadan önceki arazi ), ömer hayyam spor, çingen çocukları ağırlıklı, son saniyede ilker gol kaçırdığı için, iki farkla yenilmiştik uzatmada, kürtlerle turnuva, beşiktaş fulya stadının yanındaki otopark stadı, topumuzu gasp etmişlerdi, kuştepe halı saha team, karlı bir 1 ocakta, tramp binasının yapıldığı yer,
ve sonsuz doyumsuz çocukluk nöbetleri, futbol birlikteliği, tüm zamanların güzelliği....
BEN SANA YAZAMAZSAM EĞER...
Kalbimde binbir gümbürdeme, çökme, yer değiştirme, deniz kaybolması, dağ batması, ve binbir içerleme ile dolu süreler alıyorum.
Ruhumu eze eze onu sindiren ve silikleştiren ruh dehlizi ramazanda kendini bulmuş, toparlamış, aşkta yıkanmış, kumda kurulanmış bir mustafa giriyor bayram ehline.
Ve ben sana yazdım bütün arab'ları, tiradları, içim oynadı kalbim dayandı sınırlarıma her harfinde sana hitabın.
Deli dumrul oldu ellerim, toprağa bandı, güneşe yandı, ve sürdü kalın mürekkebi derim üstüne.
Bana bunları yaparken -romantik adam dendi, çılgın aşık dendi, abazan avare dendi, ama ben sena yazmayı sürdürdüm. Bir tek sena.
Blair cadıları geldi, ayranos kadıları, ve mançurya ejderhaları, üstüme üstüme, derdleri sana yazmamam yada yazamamamdı, ama bandım mürekkebine ruhumu, aldım beyazını tan yerinin, sardım tütünümü sarıkağada;
Ben hep sana yazdım.
Ruhumu eze eze onu sindiren ve silikleştiren ruh dehlizi ramazanda kendini bulmuş, toparlamış, aşkta yıkanmış, kumda kurulanmış bir mustafa giriyor bayram ehline.
Ve ben sana yazdım bütün arab'ları, tiradları, içim oynadı kalbim dayandı sınırlarıma her harfinde sana hitabın.
Deli dumrul oldu ellerim, toprağa bandı, güneşe yandı, ve sürdü kalın mürekkebi derim üstüne.
Bana bunları yaparken -romantik adam dendi, çılgın aşık dendi, abazan avare dendi, ama ben sena yazmayı sürdürdüm. Bir tek sena.
Blair cadıları geldi, ayranos kadıları, ve mançurya ejderhaları, üstüme üstüme, derdleri sana yazmamam yada yazamamamdı, ama bandım mürekkebine ruhumu, aldım beyazını tan yerinin, sardım tütünümü sarıkağada;
Ben hep sana yazdım.
10 Mayıs 2016 Salı
SEVME DE YANIMDA YAT
Ben 80 lerde eğrilmiş doksanlarda yönelmiş 2000 lerde olgunlaşmış bir neslin ağacıyım.
Elbette zamane değilim, elbette sanal değilim, hatta beyni sıvılaşmış bir nesil de değilim.
O yüzden kadının değerini bilirim, o yüzden vefalıyım, ekmeği yerde gördüğümde yüreğime mızrak girer. Çöpte gördüğüm ekmek için ise dünyanın fitilini ateşlerim.
Zaten bu yazımın konusu ise değer yargıları ve sıvılaşan insanlık değeri.
Geçmişte izdüşümüne rastladığımız bazı ahlak duvarları günümüzde oyuncak seviyesinde inmiş durumda. Para ve menfaat vaadleri karşılığın tarjediye dönüşmüş bir ahlak manzumesi ile karşı karşıyayız.
Kastım,
Artık aile değeri, artık şeref değeri, artık namus değeri ufalandı ve uzayda bir yerde metal kaplı roket ile bizlere el sallamakta ve uzaklaşmakta.
Her zamanki gibi istatistiklere yansıtamayacağım ama farkında olduğum bir sıvılaşma içindeyiz.
Bu sıvılaşmanın birinci yortusu SOSYAL AĞLAR. Yani eski arkadaşlık ve akrabalık hatta sevgi denilen kutsal hazinelerin sıvılaştığı kanal. Artık fütur yok, artık sınır yok, artık tanışmak ve kaynaşmak kabloların denetiminde. Kendimizi olduğumuz gibi değil, bize sunulan karakter parametreleri ise sınıflandırmak zorundayız. Sanal saldırılara açığız, isteyen bizi 2 tuşta altedebilir, isteyen ipliğimizi 2 tuşta dünyaya etiketleyebilir. İsteyen bizi ban eder, isteyen yan eder, isteyen deleyt, isteyen favoreyt.
İkinci sıvılaşma yortumuz ise cep dünyası. Konuş konturleş, paketleş, tarifeleş, mesajlaş, internetleş, leş leş leş.
Yani sosyal adam akil adam yada bir varlık olmak yerine, cep telefonunun megabaytına yerleş. Hayatını ilişkilerini, yaşambağını, denetim ve denetlenme ihtiyaçlarını cebinde taşı. Telefonun ile markalaş. Uzaklaş, ipini elinde tut, özgürleşmenin dakikası sıfır nokta yetmişbeş kuruş. Bir operatörün oyuncağı ol, dünyanı değiştokuş et, yenilenmek için tarifeni, operatörünü telefonunu değiştir. İstersen copa cabana plajına bağlan, istersen nepalde bir budaya, istersen fethiye uludenize, yada farklı bir sosyal ağa. televizyonunda, kariyerinde, birey olma imkanların da, hepsi cebinde. İletiş. İletiştiğin kadar önem arzet, ama sonunda sıvılaş. Kampanyalaş.
Üçüncü sıvılaşma yortusu ile ilişkiler, aşk denilen şeyler, ve seks. Kolay ucuz değişken, esnek. Tarz tarz. Boş kalan gemiye atla, sana atlasınlar, paylaşım adı altında 2 adet kriter tamamsa, yani partnerin konuşabiliyor ve kokmuyorsa, onunla paylaşımı zirveye çıkar, bağ kurdum zannet, yat onunla. Bu zamanda anne baba aileyi arkadaşları kandırmak kolay. Kılık değiştirmek, karını çocuğunu aldatmak için son 10 saniye. Bir sürü klişe var zaten. Bedensel ihtiyaçlar, ruh ikizliği, boy-görl frend. Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, sırtımızda küfe mi taşıyoruz. Zaten deneyimlerden üç sıfır atıldı. 3-5 deneyimi olan antisosyal.
Dördüncü sıvılaşma yortusu ise boş vakitler. İnternet başında geçen ömürler. Amaçsız gezmeler, amaçsız sosyalleşmeler. Bir takımın, bir siyasetin, bir sanal iddianın peşinde gece gündüz eyleşmeler. Mekancılar kazanıyor. 2 çay 3 lira bi simit karper 3 de o. Altı liraya altı saat. Hayatın peşinde kim koşar be annem? Al sana boşa hayat. Git beyoğlu bohem sokağa. Asmalı mescit miş ismi orasının. Bi viski shot 6 lira, dik dik üstüste, sana dik dik kimse bakamaz orda. Yaşam bohem orda. Bir sürü boş vakit mekanı var. Ortaköy var, kanlıca var, çamlıca var. Amerikan pazarı var. Köprüaltı var. Mahallende birahane var, sponsorlu birahaneler var. Kim ne diyecekmiş sana. Ortam kaliteli, dostlar bohem. Hükümeti halkı spor dünyasını konuş ta konuş. Gurme ol, guru ol, geçmişi deş. Acıkmaya uykuya işe belli bir pay ayır hayatından, haa unutmadan sanal sosyalliğe de, geri kalan zamanda bütün vaktin boşvakte. Ne ala.
Unutmadan, burada mustafa diye biri var, tüm bunların üzerine sanal sanal giden, tuşlarını şarjör gibi boşaltan. Çok uluslu olmayan. Marka olmayan. Sosyal bile olmayan.
Dolayısı ile bir vakit gelecek ve bir akit gelecek ki, yaşarmıyım bilmem bilemem,
SEVME BENİ YANIMDA YAT....
Elbette zamane değilim, elbette sanal değilim, hatta beyni sıvılaşmış bir nesil de değilim.
O yüzden kadının değerini bilirim, o yüzden vefalıyım, ekmeği yerde gördüğümde yüreğime mızrak girer. Çöpte gördüğüm ekmek için ise dünyanın fitilini ateşlerim.
Zaten bu yazımın konusu ise değer yargıları ve sıvılaşan insanlık değeri.
Geçmişte izdüşümüne rastladığımız bazı ahlak duvarları günümüzde oyuncak seviyesinde inmiş durumda. Para ve menfaat vaadleri karşılığın tarjediye dönüşmüş bir ahlak manzumesi ile karşı karşıyayız.
Kastım,
Artık aile değeri, artık şeref değeri, artık namus değeri ufalandı ve uzayda bir yerde metal kaplı roket ile bizlere el sallamakta ve uzaklaşmakta.
Her zamanki gibi istatistiklere yansıtamayacağım ama farkında olduğum bir sıvılaşma içindeyiz.
Bu sıvılaşmanın birinci yortusu SOSYAL AĞLAR. Yani eski arkadaşlık ve akrabalık hatta sevgi denilen kutsal hazinelerin sıvılaştığı kanal. Artık fütur yok, artık sınır yok, artık tanışmak ve kaynaşmak kabloların denetiminde. Kendimizi olduğumuz gibi değil, bize sunulan karakter parametreleri ise sınıflandırmak zorundayız. Sanal saldırılara açığız, isteyen bizi 2 tuşta altedebilir, isteyen ipliğimizi 2 tuşta dünyaya etiketleyebilir. İsteyen bizi ban eder, isteyen yan eder, isteyen deleyt, isteyen favoreyt.
İkinci sıvılaşma yortumuz ise cep dünyası. Konuş konturleş, paketleş, tarifeleş, mesajlaş, internetleş, leş leş leş.
Yani sosyal adam akil adam yada bir varlık olmak yerine, cep telefonunun megabaytına yerleş. Hayatını ilişkilerini, yaşambağını, denetim ve denetlenme ihtiyaçlarını cebinde taşı. Telefonun ile markalaş. Uzaklaş, ipini elinde tut, özgürleşmenin dakikası sıfır nokta yetmişbeş kuruş. Bir operatörün oyuncağı ol, dünyanı değiştokuş et, yenilenmek için tarifeni, operatörünü telefonunu değiştir. İstersen copa cabana plajına bağlan, istersen nepalde bir budaya, istersen fethiye uludenize, yada farklı bir sosyal ağa. televizyonunda, kariyerinde, birey olma imkanların da, hepsi cebinde. İletiş. İletiştiğin kadar önem arzet, ama sonunda sıvılaş. Kampanyalaş.
Üçüncü sıvılaşma yortusu ile ilişkiler, aşk denilen şeyler, ve seks. Kolay ucuz değişken, esnek. Tarz tarz. Boş kalan gemiye atla, sana atlasınlar, paylaşım adı altında 2 adet kriter tamamsa, yani partnerin konuşabiliyor ve kokmuyorsa, onunla paylaşımı zirveye çıkar, bağ kurdum zannet, yat onunla. Bu zamanda anne baba aileyi arkadaşları kandırmak kolay. Kılık değiştirmek, karını çocuğunu aldatmak için son 10 saniye. Bir sürü klişe var zaten. Bedensel ihtiyaçlar, ruh ikizliği, boy-görl frend. Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, sırtımızda küfe mi taşıyoruz. Zaten deneyimlerden üç sıfır atıldı. 3-5 deneyimi olan antisosyal.
Dördüncü sıvılaşma yortusu ise boş vakitler. İnternet başında geçen ömürler. Amaçsız gezmeler, amaçsız sosyalleşmeler. Bir takımın, bir siyasetin, bir sanal iddianın peşinde gece gündüz eyleşmeler. Mekancılar kazanıyor. 2 çay 3 lira bi simit karper 3 de o. Altı liraya altı saat. Hayatın peşinde kim koşar be annem? Al sana boşa hayat. Git beyoğlu bohem sokağa. Asmalı mescit miş ismi orasının. Bi viski shot 6 lira, dik dik üstüste, sana dik dik kimse bakamaz orda. Yaşam bohem orda. Bir sürü boş vakit mekanı var. Ortaköy var, kanlıca var, çamlıca var. Amerikan pazarı var. Köprüaltı var. Mahallende birahane var, sponsorlu birahaneler var. Kim ne diyecekmiş sana. Ortam kaliteli, dostlar bohem. Hükümeti halkı spor dünyasını konuş ta konuş. Gurme ol, guru ol, geçmişi deş. Acıkmaya uykuya işe belli bir pay ayır hayatından, haa unutmadan sanal sosyalliğe de, geri kalan zamanda bütün vaktin boşvakte. Ne ala.
Unutmadan, burada mustafa diye biri var, tüm bunların üzerine sanal sanal giden, tuşlarını şarjör gibi boşaltan. Çok uluslu olmayan. Marka olmayan. Sosyal bile olmayan.
Dolayısı ile bir vakit gelecek ve bir akit gelecek ki, yaşarmıyım bilmem bilemem,
SEVME BENİ YANIMDA YAT....
TENHA ADAM
Issız değilim, bir aileye sahibim, bu sayede tenha'yım.
Pekiyi, acaba doğru zamanda doğru yerde olduğumdan bahsedilebilir mi, yok henüz değil.
İnsan kırkına dayanınca ister istemez bu tanımlamalarla husüle geliyor. Derdo oluyor, derdest oluyor, derbeder oluyor.
Başkalarının saplandığı ve çıkamadığı hayatı sorgulama değirmenine girecek kadar lüks içinde değilim. ( Ammada lüks. )
Hayatımın merkezine suni zekayı, suni ortamları ve diğer sunileri koyacak kadar da değersiz olduğumu düşünmüyorum.
Her mantık ve matematiğin vardığı nokta şudur: Bizler ne kadar farklı olalım yada olduğumuzu düşünelim, bir zaman sınırında doldurulması gereken boşluğun neferleriyizdir.
Bu yüzden; bir duvarın bir tuğlası olabilmenin bilinciyle,
İstediğin kadar canda büyüt aşk denilen ezberi
Biçare süzülendir yaşam denen kaçamak.
İstersen yay beni hayallerin yaylasına,
Bil ki; en derindedir Allah-ı ilahi aşk.
İstersen kolla beni sırtınla omuzunla,
Bir gün zuhura gelir ölüm denen basamak.
Veyahut gerdir beni davulların yüzeyine,
Aşkta,gururda aniden davul gibi patlayacak.
Kalbinde neşhesiyle bir mustafa zıplardı,
Bit'miydi pire'miydi, gören varsa anlatacak.
İçimde yeşillenen cennet denen müjdeyi,
Azımız çırpınarak zor-bela yakalayacak.
Şimdi uyku vaktidir, ahretin bahçesinde,
Allahım cenneti ver ölümün körpesinde
Tohumu görmez misin yeşil ve kahverengi,
Yaşam da tohum gibi, topraktan çağlayacak.
Elbet düşünme vakti, gençlik sönücü ateş,
Sen içini ferah tut, peygamber kula kardeş,
Lirik pastoral epik, nası yaşarsan yaşa.
Cennetin ağacı ol, ırmaklarla yıkanacak...
Pekiyi, acaba doğru zamanda doğru yerde olduğumdan bahsedilebilir mi, yok henüz değil.
İnsan kırkına dayanınca ister istemez bu tanımlamalarla husüle geliyor. Derdo oluyor, derdest oluyor, derbeder oluyor.
Başkalarının saplandığı ve çıkamadığı hayatı sorgulama değirmenine girecek kadar lüks içinde değilim. ( Ammada lüks. )
Hayatımın merkezine suni zekayı, suni ortamları ve diğer sunileri koyacak kadar da değersiz olduğumu düşünmüyorum.
Her mantık ve matematiğin vardığı nokta şudur: Bizler ne kadar farklı olalım yada olduğumuzu düşünelim, bir zaman sınırında doldurulması gereken boşluğun neferleriyizdir.
Bu yüzden; bir duvarın bir tuğlası olabilmenin bilinciyle,
İstediğin kadar canda büyüt aşk denilen ezberi
Biçare süzülendir yaşam denen kaçamak.
İstersen yay beni hayallerin yaylasına,
Bil ki; en derindedir Allah-ı ilahi aşk.
İstersen kolla beni sırtınla omuzunla,
Bir gün zuhura gelir ölüm denen basamak.
Veyahut gerdir beni davulların yüzeyine,
Aşkta,gururda aniden davul gibi patlayacak.
Kalbinde neşhesiyle bir mustafa zıplardı,
Bit'miydi pire'miydi, gören varsa anlatacak.
İçimde yeşillenen cennet denen müjdeyi,
Azımız çırpınarak zor-bela yakalayacak.
Şimdi uyku vaktidir, ahretin bahçesinde,
Allahım cenneti ver ölümün körpesinde
Tohumu görmez misin yeşil ve kahverengi,
Yaşam da tohum gibi, topraktan çağlayacak.
Elbet düşünme vakti, gençlik sönücü ateş,
Sen içini ferah tut, peygamber kula kardeş,
Lirik pastoral epik, nası yaşarsan yaşa.
Cennetin ağacı ol, ırmaklarla yıkanacak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)